Size bu satırları Fethiye’nin İncirköy’den yazıyorum. Muhtemelen şu anda ofisinizde ya da şehirde veya her neredeyseniz, içinizden “Ah hayalimi yaşıyor” diye geçiriyorsunuz. Zira ben de geçiriyordum, oradan biliyorum ☺ Hatırlıyorum yıl 2015. Kurumsal bir şirkette çalışıyorum. İşi gücü bırakmış, Likya Yolu’nu yürüyen Sevgili Doğukan Sarıkaya’nın blog yazısına denk gelmiştim. Yetiştirmem gereken işi bırakıp, yazıya bırakıyorum kendimi. Okumayı bitirdiğimde, bu dört duvar arasında benim ne işi var diyerek hayaller alemine dalıyorum. Aklım uçmuş, arşa aleme çıkmış gezinirken, yazısının altına şu satırları yazıyorum; “Size bu satırları ofisten yazıyorum. Dilerim ben de bir gün özgürlüğümü ilan edip sizin gibi yollara düşerim.”
Her gün dilimde istifa edeceğim cümlesi… Eyleme geçiyor muydun derseniz, tabii ki yok! Bünye eyleme geçmek yerine şikayeti seviyor çünkü benim için şikayet önemli bir besin kaynağı. Şikayet et ama şikayet ettiğin şeyi değiştirme! Yıllarım böyle böyle takvime çentik atarak geçti. Derken bir sabah bir arkadaşıma yine aynı cümleyi sarf ettim. “Dayanamıyorum artık, keşke beni işten çıkarsalar ama yok çıkarmazlar, istifa edeceğim. Arkadaşım sakince “Her gün aynı cümleyi etmekten sıkılmadın mı?” diye sordu… Aydınlanma anları öyle her zaman Buddha’nınki gibi Bodhi ağacının altında olmuyor. Bir söz, bir işaret de yetiyor… Mevlana’nın dediği gibi “Nasibinde varsa alırsın karıncadan bile ders. Nasibinde yoksa bütün cihan önüne serilse sana ters.” Tokat yemiş gibi sersemliyorum, beklemediğim bir soru. Aslında bana acısın istiyorum, “Ah canım bu da geçecek, tabii haklısın burada mutsuzsun.” filan demesini bekliyorum. Olmuyor, yıllardır tekrar ettiğim döngüyü bir cümle darmadağın ediveriyor.
İşten Nasıl Atıldım?
Masamın başına geçiyorum, kurumsal hayatımı daha renkli hale getirmesi, bana da bir tutam mutluluk vermesi için alışveriş sitesinden aldığım kıyafetlerin paketlerini bayramlıklarına kavuşmuş çocuğun neşesiyle açıyorum. Az önce yediğim tokadın etkisini unutmak istercesine… Tam o sırada yöneticim odasına çağırıyor. Biraz mahcup, kalemimi defterimi alıp odasına gidiyorum. Söyleyeceklerini not almak için hazır beklerken şu cümleleri duyuyorum. “Seninle yollarımızı ayırmaya karar verdik.” Kalemim hafifçe defterin üzerine düşüyor… Şaşkınlıktan biraz ağzım açılmış olmalı…Bir süre sessizlik. Kalbim bayram yeri oluveriyor bir anda zihnim ise; “Seni nasıl işten atarlar, şimdi ne yapacaksın?” diye söyleniyor… Duygular birbirine girmiş, zihnimden saniyede binlerce düşünce geçiyor. Gözlerim doluyor ama sevinçten mi hüzünden mi orasını bile ayırt edemiyorum. Ama sanki sevinçten daha çok. Hayatımda ilk defa bir dileğimin bu kadar çabuk oluşuna şahit oluyorum. Şaşkınım. İşte istediğim oldu… Artık sırt çantamı alıp, o internette takip ettiğim, yazılarını okuduğum gezginler gibi olabilirim… Ama öyle kolay olmuyor.. Bir sürü korku aynı anda hücum ediyor. “Gezdin sonra ne yapacaksın? Hazıra dağ dayanmaz. Hem ne güzel evin var, dünyanın parasını verip yeni eşyalar aldın, hem şu an oturduğun ev çok ucuz çıkarsan bir daha bu fiyata ev bulamazsın.” gibi hepinizin aklından geçen o ezber, pek bilindik cümleler geçiyor. Oysa hayallerimde nasıl da kolay çantamı alıp çıkıyordum, yapamadım, bırakamadım. Aylar ayları bu belirsizlikle kovalarken, hayatımın en sıkışık, en zor zamanını deneyimledim. Derken ev sahibim aradı bir gün… Evlerini satmaya karar vermişler iyi mi? Bu sefer evrenin kör gözüne parmak misali işaretini kaptım tabii hemen… Bırakamadığım ne varsa evren bırakmam için can hıraş çalışıyordu çünkü. Su soğuk diye iskelede bekleyen o insanlar gibiydim… Evren de beni arkamdan iterek eşek şakası yapan arkadaş.. Bu gayretini karşılıksız bırakmadım tabi ben de… Daldım soğuk suya, en derinlerine…
Eşyalara Veda
Eşyalarım vardı, çok severek aldığım. Mesela tik ağacından bir masam vardı, kendi ellerimle çizdiğim, dünyanın parasını verdiğim, kıyafetlerim vardı dolap dolap… Bir de kendimi minimalist diye tanımlıyordum. Gördüm nasıl minimalist olduğumu ☺ Ah şu insanın kendine söylediği küçük yalanlar! Ne yapayım diye kara kara düşünürken, eşyalarımı bırakmaya hiç niyetli değilken içimden bir ses şöyle dedi “Ya şimdi ölsen bu eşyaları ne yapacaksın?” Ve kararımı verdim. Tüm eşyalarımı sattım, kedimi arkadaşıma emanet edip tek yön biletimi aldım. Tabii işin bu kısmı iki cümleyle anlatılacak gibi değil. Ne duygular çıktı o bırakamadıklarımın altından. Giden her eşyanın arkasından ağlamış olabilirim, abartmıyorum! Yolculuk günü geldiğinde korkudan tir tir titriyordum, kontuara gelip de nereye gideceğimi bile söyleyemedim. Görevli, “Didem Hanım sizi İstanbul’a gönderiyoruz.” dese hiç itiraz etmeden dönerdim yolumdan, öyle bir korku. Zihnimde deli sorular ve cümleler. Bu yaşta yapılacak şey mi? Sonra ne yapacaksın? Ne yapacağımı, ne olacağını bilmiyordum, müneccim olmadığına göre bilme ihtimalim de yoktu. Uçağa ilk adımımı attığımda hıçkırıklara boğuldum. Yani beni o anda uzaktan izleseniz cenazem var zannederdiniz öyle bir ağlama… Oysa yıllardır hayalini kurduğum şey gerçek olmuştu, yollara düşmüştüm sonunda. Mükemmeliyetçi, hafif obsesif, bana öğretilenin dışına çıkamamış, korkak biri olarak bu yolculukla ilk defa boşluğa bırakmıştım kendimi. Boşluktan hızla aşağıya düşerken her daim hayatı kontrol etmeye çalışan biri olarak başlarda çok zorlandım. Evrenin kollarına kendimi teslim ettikçe kanatlarımın büyülü bir şekilde daha da büyüdüğünü, güçlendiğini gördüm.
Cesurları Korkusuz Sanırdım
Eşyalarım çalındı, motor kazası yapıp omzumu kırdım, terk edildim, yine de vazgeçmedim, yola devam ettim. Uçtum, daha yükseğe uçtum, korkusuzca değil ama korkularımın üstüne cesurca giderek uçtum. Çünkü hayat, korkularının üzerine cesurca gittiğinde başlıyordu. Kundalini Yoga Eğitmeni Gurmukh Kaur Khalsa “İnsanın Sekiz Yeteneği” adlı kitabında “Cesurlar en çok korkanlardır.” diyordu, doğru çok korktum, titreyecek kadar çok hem de. Oysa ben cesurları korkusuz zannederdim. O, ilk adımı atarken hep korktum çünkü biliyordum korktuğum şeyleri yapmak için hiçbir zaman hazır hissetmeyecektim. Korkularımın üstüne gittikçe hayata döndüm, nefes almaya başladım. “Yapamam” dediğim şeyleri yapabildiğimi gördükçe canlandım, hayat buldum. Kendi kendime koyduğum sınırları yine kendim kaldırdım. Sınırsızlığımı ve gücümü gördüm. Ama dürüst olayım yollara düşmemin sebebi mutlu olmaktı. O internette, sosyal medyada gördüğüm otuz iki diş fotoğraflarındaki gibi bir hayat yaşamaktı. Terapisinden, kişisel gelişim çalışmalarına kadar denemediğim hiçbir şey kalmamıştı ama sonuç aynı mutsuzluk ve aynı depresyon… Bu mutsuzluktan kurtulmanın tek bir yolu vardı benim için ya bir Ege kasabasına yerleşecek ya da yola çıkacaktım. Böylece her şey bitecek, ömrümün sonuna kadar hayalimdeki mutlu hayatı mesut yaşayabilecektim. Öyle olmadı! Yaşadığım ve şikâyet ettiğim mutsuz hayatın benden kaynaklandığını göremedim. Ege kasabasına da gitsen, iş de değiştirsen, terfi de etsen, yola da çıksan bakış açın aynıysa dünyanın en güzel yerinde bile ıstırap çekebiliyor insan. Ben çektim, oradan biliyorum. Mutluluğun peşinden koşarken tüm yaşamı ıskalıyor insan. Bunca hikâyenin sonunda hiçbir şey hayal ettiğim gibi olmadı ama her şey hayallerimden daha güzel oldu. O yüzden şimdi bir kez daha düşünün… Nelere tutunuyorsunuz, hangi bahaneler söylüyorsunuz kendinize. Mesela şu an da bu yazıyı okuduğunuz yerin keyfini çıkarabilir misiniz, elinizdekilerin kıymetini bilerek şükredebilir misiniz? Ha yine siz bir hayaliniz varsa yapın, zira hayat kısa, kuşlar uçuyor.

















