Mutfak tezgahından ofis koltuğuna, arabalardan kıyafetlere kadar günlük hayatta temas ettiğimiz her şeyin tasarımında bir ayrımcılık olduğunu fark etmiş miydiniz? Evet, yaşam alanlarımızdan, kullandığımız eşyalara kadar her şeyin tasavvurunda kadınlar göz ardı ediliyor ya da başka bir deyişle bahsi geçen mekân ve eşyalar yalnızca erkekler referans alınarak üretiliyor.
Bizi çevreleyen dünyaya başka bir yerden bakmak hevesiyle konunun aslında bir tasarım yoluyla ayrımcılık (discrimination by design) meselesi olduğunu söyleyebiliriz. Bir noktada, çıkarları ortak olanların ittifakı gibi kapitalizm ile patriyarkanın kadının varlığını ve ihtiyaçlarını yok sayarak daha fazla kâr elde etme amacı ile uzlaşmaya varması. Daha basit bir ifade ile bir çeşit suç ortaklığı.

Daha fazla kazanç için bir araya gelen bu suç ortakları, bize cis-erkek bedeni referans alınarak tasarlanmış kamusal alanlar ve çeşitli ürünlerin yanı sıra tıbbın teşhis ve tedavi biçimlerinin de biricik odak noktasının cis- erkek bedeni olduğunu gösteriyor. Hatta, arabalardaki hava yastıklarından, toplu taşımalardaki koltuklara kadar teknolojinin geliştirilme biçiminden, kıyafetlerimize kadar uzamaya müsait bir listede “dünyanın pek de kadınlara göre olmadığını” göz önüne seriyor.
Bedenimizi de içinde ikamet ettiğimiz bir mekân olarak düşünürsek kadınlara yüklenen bakımlı olmak meselesi ile ilintili olarak kullandığımız ya da kullanmaya mecbur bırakıldığımız kozmetik ürünlerden, ofiste kullandığımız sandalyelerin cis-erkek ergonomisi kaynak alınarak üretilmesinden, kamusal alanların menstrual ürünlere erişimde yaşadığımız sorunların kadınlara söylemek istediği şeyler var. Tüm bunlar aslında topluma egemen olanının güç dengelerinin de bir uzantısı. Kadına, kendi bedeni de dahil özel ya da kamusal olan her mekânI kullanmasının bir biçimi olduğunu salık vermek. Bahsi geçen mekân bedenimiz de olsa mekânları yöneten sistemler hep aynı.

Tüm bunlar, bir dizi muhtelif soruları da beraberinde getiriyor. Neden kadınlar uzun tuvalet sıralarında beklemek zorunda? Kamusal alanlarda kadınlara yönelik özel bir pisuar geliştiren Kiel Üniversitesi endüstri tasarımı bölümünden Profesör Bettina Möllring’lin bu icadı ile “umumi tuvalet eşitliği”nin yeni yeni tartışılmaya başlanması, bu konuda ilk harekete geçenin de birkaç yıl önce Berlin Belediye Meclisi olması bu çağda normal mi karşılanmalı?
Peki, günün büyük çoğunluğunu geçirdiğimiz üretim alanımız olan ofislerin ısısı ayarlanırken referans noktası ne oluyor? Erkeklere göre ofis ısısının 5 derece daha sıcak olmasını isteyen kadınların talepleri bu noktada karşılanıyor mu? Yoksa görmezden mi geliniyor? Sorular çoğaltılabilir. Ama varılan sonuç şu ki; eşyalarla ilgili kabul ettiğimiz ilişkimiz de görünmez bir patriyarkanın / erkek egemen tasarımın sonucu.
Örneğin; dünya devi bir teknoloji firması, bir sağlık uygulamasını tasarlarken her ne kadar ürününü “tüm önemli vücut fonksiyonlarını izlemek” amacıyla kamuoyuna sunmuş olsa da ve büyümeden kilo oranına, tansiyondan kan şekerine dek birçok bileşeni ölçmeyi hedeflese de bahsi geçen uygulama kadınların adet döngüsüne dair verileri hesaba katmadan ürünü piyasaya sürebiliyor. Bu durumun sonradan da açığa çıkan en önemli sebebi; bu dünya devi teknoloji firmasında ürün geliştirme alanında çalışanların yüzde 80’i erkek olması Bu uygulamayı tasarlayan erkekler, muhtemel kadın kullanıcılara dair verileri hesaba katmamışlar. Örneğin; kadınların doğurgan oldukları günleri belirleme veya adet sancısı çekmeyecekleri günlerde toplantı ve aktivitelerini ayarlama ihtiyaçlarını es geçmişler.
Ancak bir noktada, kadınların gerek kamusal alanda gerekse çalışma hayatında görünürlüğü ve bunlara bağlı olarak satın alma gücü ve teknolojiyi kullanma oranı arttıkça, ilgili teknoloji firmaları da üretimde kadınların taleplerini ve ihtiyaçlarını odağa alan, cinsiyetçi olmayan ürünleri piyasaya sürmeye başladı. Oysa, aynı firmaların kadınlar için pembe renkli ürünler ya da uzun tırnaklara uygun klavyeler ürettiği günler de pek uzak değildi.
Bu önemli değişikliklerin yanında, aynı teknolojilere patriyarkal düzenin beklentileri de hız kesmeden artmaya devam etti. Kadınlar günü, anneler günü veya sevgililer gününde kadınlar için hediye önerilerinde reklamların olmazsa olmazı elbette elektrikli ev aletleri, yemek takımları gibi kadınların “ev işlerinin bir numarası” olmasını sağlayan bir hedefin alt metnini de ustaca gizliyordu: toplumun kadından evde yapması gerekenlere dair artan beklentileri… Bunlara ek olarak; kusursuz güzellik vaat eden kozmetik ürünlerini ve kusursuz beden algısını besleyen ürünleri de unutmamak gerek.

Yaşadığımız, ürettiğimiz dünyanın derinlerine kök salmış patriyarkal bir sistem var ve bu sistem her sektörde “devler” tarafından devam ettiriliyor. Dünya devlerinden en küçüğüne kadar yaşamımızın her alanında temas ettiğimiz firmalar erkekler için ürün geliştirdikçe toplumun yarısının talep ve gereksinimleri karşısında sağır ve dilsiz bir patriyarkal düzen kök salıyor, sorgulanamaz hale geliyor çünkü kanıksanıyor. Buna rağmen, etrafımızdaki nesnelerin ve mekânların patriyarkal tasarımına ve kullanımına yönelik giderek artan bir farkındalık var. Gerek kamuda gerekse özel sektörde ve akademide karar verici düzeyde pozisyonlarda beyaz olmayan, azınlık gruplara mensup kadınlar var.
Ezcümle; bizi evden ofise kadar her köşede etrafımızı saran patriyarkal tasarıma dair çözüm üretmek zor değil. Meselenin öznesi olarak çözümde rol alabiliriz. Eşyalardaki ve söylemlerdeki patriyarkayı fark edip değişime dair atılacak dönüştürücü adımlara öncü olabiliriz. Mekânların ve nesnelerin tasarımındaki kadına, kadın duyarlılığına kör politikaların da değişme potansiyeli var. İçselleştirmeden, bize dayatılanı “norm” olarak görmemek ilk adımlardan. Toplumsal duyarlılığı ve dayanışmayı genişletmekten ve çağdaş tartışmalardan beslenmekten başka çare yok. İçselleştirilmiş patriyarkal düzenin kökleşmesine karşı bir duruş sergileyerek bu patriyarkal yangını birlikte söndürebiliriz.
Kaynakça
Eşyaların Patriyarkası, Rebekka Endler, çev: Çiğdem Canan Dikmen, 312 syf., İletişim Yayınları, 2022.

















