En son yola çıkıp özgürlüğümü ilan etmiştim.
Her şeyi arkasında bırakmış, dünyayı dolaşan Özgür Kız olmuştum. Gel gelelim dönünce işler pek de öyle olmadı. Dönmek, dönmeyi kabul etmek, yerleşik düzene geçip yerleşememek, olduğum yere sığamamak ruhumu ve bedenimi çok zorladı. 16 ay başka diyarlarda süren yolculuğum, kendi toprağımda, yuvamda daha da derinlere indi. Derinlere indikçe, kayboldum, işin içinden çıkamadım. Oysa yolda öğrenmiştim, bize öğretilen düzenin dışında da bir hayat olduğunu. Ne yapacaksın bundan sonra’lar, ama yaşında 40 oldu’lar, E bir düzen kur artık’lar, gez gez nereye kadar’lar arasında sıkıştım kaldım.

Oysa döndüğümde adeta bir kahraman gibi karşılanmıştım, çevremdeki onca insan ne kadar da büyük bir şey yaptığıma dair beni yere göğe sığdıramıyordu. Zannedersiniz dünyayı kurtarmıştım. Ve hayallerim gerçek olmuştu, takip ettiğim meşhur gezginler gibi benim de hatrı sayılır bir takipçim olmuş, gazetelere ve televizyonlara çıkmıştım. Bilirsiniz Türk basını böyle afilli hikayelere bayılır. “Eşyalarını sattı, dünya turuna çıktı” başlıklarıyla gazetelerde boy boy yer almış, meşhur olmuştum.

Andy Warhol’un söylediği o 15 dakikalık şöhretten ama ☺ Tabii tüm bu ilgi alaka, övgüler, kendini yetersiz hisseden, sürekli başkalarının beğenisine ve onayına muhtaç olan bünyeme ilaç gibi gelmişti. Ne okulda başarılı bir öğrenci olmuştum, ne de iş hayatında kariyer yapabilmiştim çünkü. Bir gezi tüm dünyamı değiştirmiş, beni görünür kılmıştı. Artık ben de başarılıydım. Ne muazzam bir his olduğunu size anlatamam, ya da anlatmama gerek yoktur, belki siz de benim gibi hissediyorsunuzdur.
Velhasıl dönünce tüm bu ilgi alaka kesildi tabii. Aslansın, kaplansın, çok cesursun, sözleri bir anda ortadan kayboldu, yerine cevaplarını bilmediğim bir sürü soru geldi. İlgi alakanın gitmesine mi yanayım? “Ne yapacaksın?” sorusuna cevap veremediğime mi yanayım?

İnsanların, sıfatların ve ünvanların ardında var olduğu bir toplumda sıfatsız kalmak epey zor geldi. Tanıştığında, hemen isminden sonra gelen “Ne yapıyorsun?” sorusuna cevap verememek, egomu derinden sarstı. Ne yapıyorsun? Hiç! Hiçbir şey olmak, hiçbir şey yapmamak, yaptığın şeylerle değerli göründüğün bir topluluğun içinde Çin işkencesinden beterdi. Gelecek endişelerinden uzaklaştım derken, hoop kendimi bıraktığımı düşündüğüm kaygıların ortasında buldum. 15 yılını salla başı, al maaşı olarak geçirmiş, memur zihniyetli biriyken başka nasıl para kazanılacağını bilemedim. İstediğimi yapacağım dedim de “istediğin ne?” sorusuna cevap veremedim.

Ne yapmak istediğimi bilemedikçe, o boşluğun içinde duramadıkça derin bir kuyuya düştüm. Dört bir koldan sardırırcasına gelen sorulara cevap verememek, 40 yaşına gelip hala ne istediğini bilememek ağır geldi. Bildiğim tek şey vardı, o da bir daha kurumsal hayata dönmek istemediğimdi. Bunun için kendime söz verdim, ne olursa olsun dönmeyecektim. Ve böylece canhıraş, sırf para kazanayım da önce ailemin sonra da etrafın çenesini kapatayım diye tezgah açıp takı sattım önce. Günlük işlerde çalıştım. Tahmin edersiniz ki ailem ve çevrem bu yaptıklarımı anlayamadı. Ele güne bir şey diyemediler, utandılar, üniversitede okumuş, iyi firmalarda çalışmış kızlarının böyle vasıfsız işlerde çalışmasının onlar için açıklanabilir bir yanı yoktu çünkü. Tüm bunların üstüne benim köylü kadınlarla mandalina toplamaya gitmem tüy dikti. Annem sinir krizi geçirdi, hıçkırarak ağlayıp “Biz seni bunun için mi okuttuk?” diye feryat etti. Mandalina işinden kazanacağım günlük 60 TL’yi onlar bana verecekmiş öyle dedi. Sonra mandalina işinde, bu sefer köylü teyzeler orada ne yaptığımı anlamadı. Beni sigortalı bir işe sokup, evlendirmek istediler. Oysa ben dört duvar arasında olmamaktan, hayatımda hiç bilmediğim şeyler yapmaktan, büyüdüğüm izole ortamın dışında olmaktan, para kazanmanın türlü türlü yollarını deneyerek hayatının kendisini öğrenmeye çalışmaktan mutluydum.

Tabii bir kurumsal şirkette çalışmanın havası yoktu ama hayatın kendisini öğrenmek, o bildik, ezber hayatın içinde hiç yolunun kesişmeyeceği insanları tanımak, onların hikayelerini dinlemek hayatımın en unutulmaz deneyimiydi.
35 yaşına kadar, “ben ne istiyorum?”, “ben ne severim?” diye sormadan, bana öğretilen hayatı ezberden yaşamıştım. Kolay olmuyor bir yaştan sonra bu soruları sorup neyi sevdiğini bulmak. O yüzden her şeyi denedim. Çiftliklerde gönüllü çalıştım, pazarlarda sebze-meyve sattım, kazandığım paralarla eğitimlere katıldım. Her kapıyı çaldım. Derken yollar açıldı… Çünkü yol ne yapmak istediğini bilmesen de adım attığında önünde beliriyor.

Sürüden ayrılmak, kalıpların dışına çıkmak elbette kolay değil ama Clarissa P. Estes’in dediği gibi “Eğer kalıba uymaya çalıştıysanız ve bunu beceremediyseniz, şanslı olduğunuz söylenebilir. Bu şekilde dışlanmış biri olabilirsiniz, ama öte yandan ruhunuzu korumuşsunuz demektir.” Çemberin dışında kalmak, ne istediğini bulmak, bu hayatın içinde zor olsa da kendinin ve hayallerinin arkasında inançla durduğunda düşlediğin hayat önünde beliriyor. Şanslıydım, ruhumu koruduğum, bunca zorluğa, baskıya rağmen ona sahip çıktığım için. O zaman son cümleyi Robert Forest’in çok sevdiğim cümleleriyle bitireyim… “Bir ormanda yol ikiye ayrıldı, ve ben- Ben gittim az geçilmişinden, Ve bütün farkı yaratan bu oldu işte…”
Dilerim herkesin gittiği yoldan değil, kendi yolunuzdan gitme cesareti gösterirsiniz. Zira insanın kendi hikayesi hiç yürünmemiş yollardan yürüyünce ortaya çıkıyor.


















