Dr. Özge Kantaş, New York’ta bulunan St. John Fisher Üniversitesi’nde sosyal psikoloji ve kişilik psikolojisi üzerine çalışan bir akademisyen. Onunla, içinden geçtiğimiz zorlayıcı süreci konuştuk ve kendisinden ezber bozan yanıtlar aldık. Onurlu bir öfkenin dönüştürücü etkisinden, beyaz yakalıların yaşadığı anlam krizinden, kurumsal iyileşmeden ve şu sıralar çokça konuşulan rutine dönme konusundan bahsettik.
Bu röportaj bize çok iyi geldi size de şifa olmasını dileriz.

Koca bir toplumsal depresyon yaşıyoruz. Geçecek mi?
İyi hissetmek zorunda değiliz. Onurlu bir öfke, azimli, sabırlı, kararlı ve planlı bir davranış biçimi birbirimize iyi gelecek. Yoksa “meğerse ben yalnızmışım, meğerse pamuk ipliğine bağlıymış her şey, meğerse anlamlı bir iş yapmıyormuşum.” hissiyatı bizi yer bitirir.
Duygularımızın nöro psikolojisine baktığımız zaman hiçbir duyguyu sonsuza kadar hissedemeyiz. Çok mutlu olduğumuz bir anda nasıl “bundan sonra hiçbir şey beni üzemez.” diyorsak, üzüldüğümüzde de aynı duyguyu hissediyoruz. Mutlu sonla biten filmler vardır ya. Sorun çözüldü ve bir daha hiç olumsuz bir şey yaşanmadı zannederiz. Bu aslında bizim “etki önyargısı” (impact bias) dediğimiz bir şey. O an hissettiğimiz duyguyu sonsuza kadar hissedeceğiz zannederiz.
Bu şu mu demek? Hissetmeyelim ya da önemsemeliyim duygularımızı mı demek? Hayır. Kötüysem kötüyüm, öfkeliysem öfkeliyim. Neden iyi hissetmek zorundayım zaten şu an? O noktada da şu an içinde bulunduğum duyguyu sonuna kadar yaşamaya hakkım var.

Kaçmak, savaşmak, donmak travma karşısında verdiğimiz üç yaygın tepki. Kimisi bundan kaçar, haberleri izlemez, yaptığı işe sıkı sıkı sarılır ve böylelikle bir anlam ve fayda üretmeye çalışır. Kimisi hali hazırdaki rutinleriyle savaşarak, yemeden, içmeden insanüstü bir çabayla gündüz çalışıp, akşam paket kolileyip, sabaha kadar haberleri takip edip işe giderek… Bir de donma tepkisi var. Hiçbir şey yapamama hali. Evrimsel olarak baktığınızda ormanda bir ayı ya da yılan gördüğünüzde kitlenip kalmak gibi. Bizi görmemesini, bizi teğet geçmesini bekleme hali. Bu da bir tepki yani hayatta kalmak için kımıldamamak, kendini riske atmamak.
Peki sonuna kadar kaçıp, sonuna kadar savaşıp, sonuna kadar donabilir miyiz? Aslında sinir sistemimizin davranışı da bu üçü arasında gidip gelebilir. Ara ara da dengeye gelebiliriz. Bazen sinir sistemimizi dengeleyecek bir şeyler bulabiliriz. Belki ağıdımıza eşlik edecek radyoda çalan bir şarkı, belki o sırada çocukla oynadığımız bir oyun daha coşkulu hissettirebilir. Sabit değiliz ve sabit kalamayız.
Beyaz yakalılar, kendilerini işlevsel hissetmiyorlar. Becerileri, bölgede aktif rol almalarına uygun değil. Bu yararsızlık hissinden nasıl kurtulabiliriz?
İnsan hayatına dair bir travmada aslında yapabilecek çok şey var. Herkes sahaya gitmek istedi, orada olmak istedi ama hepimizin gitmesi gerekiyor mu zaten? Oradaki gönüllüler, “Yer yok gelmeyin, onun yerine şunu yapın.” diyor. Bir örnek vereyim afet bölgesinden… Bir amca, “Herkes bir şeyler yapıyordu ben de ne yapsam diye düşündüm çocuklara pamuk şeker yapmaya başladım.” diyor, belki haberlerde görümüşsünüzdür.
Hiçbir şey yapmamak da iyi gelmiyor, sürekli bir şeyler yapıp böyle o alarm halinde olmak da. Bu arada, “benim elimden ne geliyor?” diye sormak yeterli. Belki elinizden belediyenin alanında kolileri tasnif etmek geliyor, belki sosyal medyada dolanan haberleri teyid etmek ve dezenformasyonu engellemek gelir bir başkasının elinden. Hepimizin elinden aynı şey geliyor olsaydı o zaman yanmıştık! Hepimizin elinden yemek yapmak geliyor başka da bir şey gelmiyor olsaydı mesela e, diğer ihtiyaçlar ne olacak?

Hayat anlamsız gelmeye başladı. Tüm bu trajedi içinde her şey önemini kaybetti. O anlamı tekrar nasıl kazanacağız?
Aslında şöyle, beyaz yakalının anlam krizinde bardağı taşıran son damlalardan birisi oldu bu olay. Günlük erişilebilir lükslerle kendini oyalayabilen bir beyaz yaka kesimi vardı, hakkını aramayan, sesini çıkarmayan, öfkesini ifade etmeyen giderek ezilen, giderek sıkışan. Bunu geçiştiren… Taşan çorbanın üstünden köpüğünü alıp alıp devam eden… Bu olayın doğurduğu öfke işte uzun zamandır bastırılanları ortaya çıkardı.
Peki ne yapmalı? Bu noktada, Örgütsel iyileşme (Organizational healing) kavramanından bahsetmek isterim. Kişilerin birbirine alan açabilmesi ve birbirini iyileştirebilmesi. Dayanışma iyileştirir. O yüzden iş yerinde, “nasılsın?” molaları, duygu paylaşma… Öfkeyse öfke. Tabii buradaki öfkeyi yakıp yıkmak, bağırmak, linç etmek olarak anlatmıyorum. Çok mantıklı bir öfke bizi değişime götürecek olandır. Bu duygu regülasyonunu yapabilen liderler bizi değişime taşımıştır. Martin Luther King gibi, Atatürk gibi. Öfkemize sahip çıkıp değişim talep etmek bize bu anlamı geri verebilir.

Kendimizi sürekli iyi hissetmek zorunda hissediyoruz. Olumsuz duyguların işimizi etkilemesi hoş görülmüyor. Bu mantıklı bir beklenti mi?
Tavuk bile her gün yumurtlamayabiliyor! İyi hissetme baskısı aslında üretim baskısı. Sürekli üret, sürekli verimli ol, sürekli başarılı ol, sürekli ortalamanın üzerinde ol. Matematiksel olarak mümkün değil. Ortalama dediğimiz şey zaten bir dağılımın ortasında kalan şey. Hepimiz ortalamanın üstünde olunca artık orası ortalama üstü olmuyor ki orası yeni bir ortalama oluyor.
Performans değişen bir şey. Biz bir mekanizma değiliz biz bir organizmayız. Galiba burada temel sayıltıları kaybediyoruz. Her gün aynı üretkenlikte, her gün aynı verimlilikte, her gün aynı coşkuda, aynı iyilik halinde stabil kalabilmemiz mümkün değil. Bence buradaki varsayımımızı gözden geçirmekte fayda var.
Ben bugün çok verimli olabildim, çok iyi odaklanabildim ama dün yapamadım. Derste ben ağladım. Öğrencilerimin önünde hüngür şakır ağladım. Onlar bana sarıldı, duygularımızı konuştuk. Dolayısıyla benim dünkü normalimle bugünkü normalim aynı değil, yarınki normalim de aynı olmayabilir. Bu salınıma izin vermek gerek.
Cenaze evinde biri kahkaha atıyor olsak ne deriz? Travmanın tanımı zaten anormal olaylara verdiğimiz normal tepkiler. Normale dönme baskısı var, “hadi tekrar normal hissedelim”… Normal değişti şu anda.

Aramızdaki dayanışmanın yanı sıra insanların, özellikle sosyal medya üzerinde öfkesini birbirine ve markalara yönlendirdiğini görüyoruz. “Nasıl bunu paylaşırsın, insanlar orada bu haldeyken…” gibi. Neden bu kadar öfkeliyiz birbirimize?
Birbirimizden farklı tepkiler verebiliriz. Kişiler arası çeşitliliğe alan açabiliriz oysa neyi görüyoruz? Onu yapma, öyle söyleme, şöyle davranma. Bu sefer birbirimizi denetlemeye ve kontrol etmeye dair bir hırsa dönüşüyor. Öyleyken niye böyle yaptın?
Travmatik olaylar bizim kontrol algımızı kaybetmemize yol açıyor. Olaylar artık benim için öngörülebilir değil. Sürücü koltuğunda ben oturmuyorum. Kontrol hissini kaybettiğimizde en kolay birbirimize sarıyoruz, birbirimizi kontrol etmeye sarıyoruz. Sen öyle deme, sen böyle yapma. Oraya değil buraya yardım et.
İnsanlar şu an sağ kalmanın suçluluğu içerisinde hayatına devam etmeye çalışıyor. Kimisi bunu yaşamıyor da olabilir. Kimisi öfkeli, kimisi üzgün olabilir. Hem üzgün hem öfkeli de olabilir. Yani yüzlerce ifade şekli var.

Liderler çalışanların daha iyi hissetmesi için ne yapabilir?
Liderler kendi duygularına alan açabilirler bence. “Ben ne hissediyorum yönetici olarak?” Toplantılarının yarısını, dörtte üçünü duygularımızı konuşmaya ayırsak zaten araştırmalar bize gösteriyor ki geri kalan kısımda duyulmuş, onere edilmiş, duyguları kabul edilmiş ve farklılıklarına izin verilmiş çalışma ekipleri ortak kararlar verip hedefleri çok daha verimli yerine getiriyor. Çalışanları zorlamak sadece psikolojik sermayemizden götürür.
Birbirimizi şiddetsiz bir şekilde dinlememiz gerekiyor, değiştirmeye çalışmadan. “Ay öyle düşünme bak şükret.”, “Öyle deme, senden daha kötü durumda olanlar da var.” Bunları demeden, sadece duyarak. Bunu yaparken “her şeyi olduğu gibi kabul et.”, “olumlayalım.” tuzağından uzak durmak gerekiyor çünkü bazı şeyler de kötü ve değişmesi gerekiyor. “Kötüyüm ve bu şekilde gitsin istemiyorum.” demek de aslında kendine sadık olmak, birbirine sadık olmak, içinde yaşadığımız topluma sadık olmak anlamına geliyor. Öbür türlü akmayalım, kokmayalım, bir şekilde orta yoldan konforumuzu mümkün olduğu kadar sürdürmeye çalışalım dediğimiz yerde hayatta kalmanın suçluluğuyla başa çıkmak çok mümkün olmayacak. Özetle, iyi olma halini konuşurken kötü olma kısmını da göz ardı etmemek gerekiyor.

Bir de şu son zamanlarda yapılan rutine dönme çağrısı var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Rutine dönmek evet travma sonrası çok elzemdir ama rutine dönmek hiçbir şey olmamış gibi davranmak değildir. Eski rutinler içinde şu an sinir sistemini dengeleyecek ve kendi bedenin içerisinde güvende olma ihtiyacını perçinleyecek rutinin saat onda kahveni içmek mi? Akşam duş almak mı? Hangisinin sana iyi geldiğini ancak kişinin kendisi seçebilir. Bu trajediden önceki hayatımıza birebir dönmekten bahsetmiyoruz.
Ama diğer uca da savrulmamak gerek. Şu an mesela işveren şunu dese beyaz yakaya, “Kapattık iş yerini.” Bu çalışma hakkını elden almak olacak. Beyaz yaka çalışmak istemiyor değil duyulmak istiyor. Çalışamayacak durumda olan olabilir o noktada da birbirimize destek çıkmak, birbirimizin yerine nöbetleşe çalışmak, birbirimizle vardiyalar yapmak, bunu belki işverene dile getirmek gibi yollar bulabiliriz. Her çalışma grubunun dinamiği kendine aittir, biriciktir. Bizi daha da yalnızlaştıracak olan şey birbirimize düşmek olur.


















