Blogcu Anne yani Elif Doğan blog yazmayı profesyonel hale getiren ilk isimlerden. Bu süreçte ürettiği içeriklerle kutsal annelik masalını masaya yatırdı. Gündelik ve çok samimi bir dille, hiçbirimizin dile getirmeye cesaret edemediklerini yazdı. Mükemmel anne imajını zedeleme pahasına pek çok kadına yalnız olmadığını hissettirdi. “Annelik Her Zaman Tozpembe Değil” kitabından yıllar sonra “Meğer Ben Feministmişim”i yazdı. Blogu bir doktora tezine konu oldu ve feminist içerikler olarak incelendi.

Blogcu Anne bağırmıyor, didaktik değil, ortaya büyük iddialarla çıkmıyor. Son derece gündelik. Bazen kahve fincanından bahsediyor kimi zaman fırınından. Ama bunları yaparken ev içi cinsiyet rollerini görünür hale getiriyor. İncecik akan bir su gibi. Her gün, tekrar ve tekrar, usul usul… Böyle olunca da kayalar ağır ağır aşınıyor, su kendine yol buluyor. Başka kadınları da arkasından çağırıyor. Gelin, biraz arkasından akalım belki “Meğer Biz Feministmişiz” deriz.
Annelikle ilgili olarak başkalarının söylemeye korktuklarından çok söz ettiniz. Gelin, konuya bu cesaretten başlayalım…
Anneliği çok konuşmuyorduk. Konuşacak ortamlarımız yoktu. Gerçek anlamda böyle sorunların derinine inen yakınlıklar kurulacak ortamı olmuyordu kimsenin. Ama bunları dışarıya aktarma, evde olanı bir başkasına yansıtma imkanı olunca çok aktı yani her şey çok ortaya döküldü. Bu süreçte başka kadınların elimi tutmasının çok yararı oldu. Benden daha önce bu yoldan gitmiş, feminist aydınlanmayı yaşamış birçok kadın arkadaşım oldu. Hem birebir tanıdığım, iletişimde olduğum kadınların yardımı oldu. Hem de feminist yazın çok destek oldu bu aşamada. Bir grup kadın olarak biz biraz “kral çıplak” demiş olduk aslında. Herkes bağırmaya başladı. “1 dakika, bu böyle değilmiş.” demeye başladı insanlar.

“Meğer Ben Feministmişim”i yazdıran ne oldu?
Daha genç kadınlar benden bir adım önde başlasın istedim. Bizim el yordamıyla bulduğumuz bazı şeyleri önlerine koymak istedim, hazır olarak bulsunlar istedim. Dolayısıyla belki de bu kitap bir süre sonra eskiyecek. Umudum da o yönde. “Aa zaten bildiğimiz şeyleri yazmış.” desin bir sonraki jenerasyon. Küçük kız çocuklarına kitabı imzalarken öyle imzalıyorum. “Umarım bu yazdıklarım günün birinde sana saçma gelir.” diyorum. Aslında çeşitli gruplara yalnız olmadığımızı göstermek istedim temelde.
Yani bakın bütün bu yaşadığımız sıkıntıların zaten feminist kuramlarda karşılığı varmış. Zaten feministler bunlardan bahsediyormuş. Bunun ilmini yapan insanlar varmış ve zaten günlük hayattan besleniyormış. Bunlar havada uçuşan teoriler değilmiş kısmını göstermek istedim. Kendimce naçizane feminizme hak ettiği değeri vermek istedim.

Feminizm demişken kitapta Woolf’un kitabı “Kendine Ait Bir Oda”dan bahsediyorsunuz. Peki sizin kendinize ait bir odanız oldu mu?
Benim kendime ait bir odam hiçbir zaman olmadı. Bir dönem oldu sonra çocuklarım ele geçirdi. Dışarıda çalışmadığım için bir ofisim olmadı. Böyle bir masa, bir köşe, bir sepet falan. O şekilde kendi çalışma alanımın sınırlarını çizmeye çalıştım.
Hatta Bodrum’a pandemiyle birlikte geldiğimizde ve online eğitime geçilince bilgisayarımı da oğluma vermek zorunda kaldım. Yani bilgisayarım da gitti. Sadece kulaklığım kaldı. 100 küsür yıl önce söylenmiş bir söz denk düştü. Hem bir yandan için acıyor bunca senede hiç mi bir şey değişmez diye bir yandan da bir yoldaşlık oluşuyor, başka kadınların da senin yaşadıklarını yaşamasına yakınlık hissediyorsun. Yani çok dokundu bana. (Bölünüyoruz. Oğlu Derya geliyor. Elif: “Toplantıda dedin mi?” Derya: “Evet.” Elif: “Bir saniye. Çok pardon. Benim bir telefon açmam lazım.” Sonrasında Elif: “İşte tam konuştuğumuz şey aslında.” diyor. Gülüyoruz. ) 
Kendinizi sosyal medya ve kitaplar üzerinden bu kadar saydam ortaya koyarken kırılmaktan korkmuyor musunuz?
Benim ar damarım biraz geniş galiba. (Gülüyor) Başıma birşey gelmişse bu benim suçum değilse bunu paylaşmakta ne var? Veya geçmişimde istismar varsa, benim hiçbir suçum yoksa bunu saklamaya ne gerek var? Elbette evin içinde belli bir mahremiyet olabilir ama herkesi ilgilendiren konuları dile getirmek bir sorumluluk aslında. Yani görünür hale getirmek… Hani “kol kırılır yen içinde kalır.” Ne kadar yanlış bir şey.

Şimdi sosyal medyada da aynı şeyi görüyoruz. Harika kadınlar, şahane anneler, çok mutlu, gülen yüzler filan. “Yeme bizi” demek istiyorum. Elbette çok güzel anlar var ve daha mutlu olanlarımız elbette var. Hayatları daha kolay, daha şanslı, daha ayrıcalıklı olanlar mutlaka var. Ama hayat kendi içinde zaten zor birşey. Dolayısıyla bunları gizlemek aslında bu düzene hizmet ediyor.
Bir 8 Mart sorusu sorayım. Yıllardır ürettiğiniz içeriklerle kendinize bir kadın kabilesi oluşturdunuz. Kız kardeşliğin iyileştirici olduğuna inanıyor musunuz?
Sadece kız kardeşlik güzellemesi benim çok inandığım bir şey değil. Ama şuna çok inanıyorum, sağaltıcı, iyileştirici birşey var kadınlar arasında çünkü konuşuyoruz. Keşke erkekler de bunu yapabilseler o zaman erkek kardeşikten de bahsedilirdi. Kadınların bunu yapıyor olma sebebi bence çocukluktan itibaren konuşmaya, duygularını saklamamaya teşvik edilmiş olmaları. Erkekler için de tam tersi geçerli. Ama şu da bir gerçek biz kadın olduğumuz için belirli yerlerde sıkıştırılmak isteniyoruz. Bunu da işte damdan düşenin halinden damdan düşen anladığı için bir arada olup konuştukça iyileşiyoruz ve değişiyoruz bence.

“Meğer bir feminist” olduğunuzu fark ettikten sonra üç erkek çocuk ve bir eşle yani 4 erkekle aynı evde yaşamak ve geleneksel rolleri kırmak zor olmadı mı?
Bazı şeyleri ben kadın olarak mı yaşıyorum yoksa biz bu rolleri böyle dağıttığımız için mi yaşıyorum? Ondan emin olmak zor. Dolayısıyla bazen de refleks olarak bazı itirazları yükseltiyorum. Onun bir dayanağı olmayabiliyor. Mesela geçenlerde eşime şeyi söyledim Deniz en büyük oğlumuz 17 yaşında. Eğer Deniz kız çocuğu olsaydı mutfakta çok daha aktif olurdu dedim. “Hayır olmazdı” dedi eşim. Sonra düşündüm, olmazdı muhtemelen. Yani onu kız diye daha çok dahil edeceğimizi düşünmüyorum. Orada bazen bakış açısı da refleks olarak yanlış çıkabiliyor.
Geçmişte sadece kızlara atfettiğim şeyler de var. Duygu paylaşımı da var, kılık kıyafet şeysi de var. Dolayısıyla bir yandan benim için de bir büyüme süreci bu. Bu roller basmakalıp şekilde gelişmeye de biliyor. Kesinlikle bilinçli bir çaba gerekiyor bunun için ama uğraştıkça bir şeyler değişiyor. Sadece onlar değil ben de değişiyorum. Ben onlara bir şey öğretecek bir pozisyonda değilim zaten.

Mesela ilginç bir şey var ben şu ara el işleri yapıyorum. Feminist aforizmalar falan yazmaya çalışıyorum. Şey yazdım; “Öfkeli kadınlar hepimizin yaşamını değiştirebilir.” Kitaptan aldığım bir söz o. Onu işlerken mesela en küçük oğlum geldi; “Öfkeli erkekler değiştiremez mi?” dedi. 7 yaşında bir oğlanın bakış açısı. Çünkü ben bazen kadınlar üzerinden konuştuğumda oğullarım da bana tam tersini gösteriyorlar. 16 yaşında bir ergen oğlan olarak nelerle karşılaşıldığını gösteriyorlar. Burada evet kadınlar dezavantajlı ama bizimki gibi bir toplumda erkeklerin da göz ardı edilen pek çok sorunu var.
Gencecik halinize, sıkıştığı cinsiyetçi rolleri hiç fark etmemiş o genç kadına 1 cümle söyleyecek olsanız, ne derdiniz?
Hiçbir şey göründüğü kadarından ibaret değil.

















