Yaşamımın bir bölümü herkesi memnun etmeye çalışarak geçti diyebilirim. Eşi dostu alttan alarak, aman tadımız kaçmasın, kalpler kırılmasın diyerek. Hatta önü alınmayan bu ‘fedailik’ durumu genişleyerek; “Taksiciye parayı uzatırken yeterince gülümsedim mi?”, “Alt komşum terliğimin sesinden rahatsız olabilir dur en iyisi ben bunu çıkartayım.”, “Gelen misafire odamı vereyim ben nasıl olsa yerde yatabilirim.” gibi sağlıksız bir forma evrildi. Kendi ihtiyaçlarımdan çoktan vazgeçtiğimi fark ettiğimde kimliğimi terapistimin güvenli ellerine emanet ettim. Bu da bana haliyle pahalıya patladı tabii. Neyse!

Yaşamını ‘saçını süpürge ederek’ geçirenler ne demek istediğimi anlamışlardır. ‘Ben sana kurban olurum’ cümlesinin dilimizde ne kadar yer ettiğini düşünürsek, bu kategorinin fazlaca insana kucak açtığına da eminiz. Peki aslında biz kime, neye, ne şartla kurban oluyoruz? Yüzleşmeye hazırsak başlayalım!
Psikoloji bilimi aşırı fedakarlığın aslında hiç de o kadar masum olmadığını bağırıyor araştırmalarda. Bu davranış biçiminin altında yatan yanlış kodlar var ve düzeltilmezlerse doyumsuz, mutsuz, tükenmiş bir hayat bizleri bekliyor. Kalıplar yaşamımızın ilk 6 yılında oturuyor.
Yalnız Kalma Korkusu
Eğer başkalarına hayır dersem beni terk ederler, yalnız kalırım inancı, bizleri sağlıksız bir fedakarlık haline götürebiliyor. Peki yalnız kalmak neden bu kadar kötü? Ben yalnız kalırsam ne olur? Bu soruları sorarak başlayabiliriz. Bırakınız gitsinler!
Sevilmeme Korkusu
İnsanları memnun etmezsem beni sevmezler inancı da insanı çürüten bir düşünce kalıbı. Üstelik bunu aile içinde edinmenize de gerek yok. Çocuklukta maruz kaldığınız masum bir akran zorbalığı bile yetişkinlik hayatınızda kendinizi başkalarını memnun etmeye adamanıza sebep olabiliyor. Kendinizi ‘feda‘ ettiğinizde kimse size madalya takmıyor. Peki sevilmezseniz ne olur? Bu sizin için neden bu kadar önemlidir?

Öz Değer Eksikliği
Kendinizi sevin diye bangır bangır bağıran makalelerin bahsettiği kısım bu. Öz değer eksikliği başkalarına verdiğimiz değeri, şevkati, fedakarlığı, sevgiyi kendimizden mahrum bırakmamıza sebep oluyor. Layık olmama inancı, insanları memnun ettikçe değerli olduğumuz inancı, sevgiyi ancak bu şekilde alabileceğimiz inancı beraberinde tükenmişlik ve depresyon getirebiliyor. Her şeyin en güzeli önce kendine sonra başkalarına sloganıyla başlıyoruz ve süpürgeye dönmüş saçlara keratin bakımı yapıyoruz.
Mükemmelliyetçilik
Her şeyin mükemmel, yerli yerinde olması dürtüsünün altında yatan şey kaygı. Kontrolü kaybetme, güvenli alandan çıkma kaygısı. Bu yüzden içeride son hızla organize olmaya çabalayan, sürekli planlar yapan, ve bu planları uygulama sinyali veren bir beyin var. Eğer gidişat kusursuz ise çatışma yoktur, belirsizlik yoktur, hayat bayram havasında geçmekte, içeride bir ‘American Dream’ yaşanmaktadır. Peki hayat tepetaklak olursa ne olur? Bu hayatımızı nasıl etkiler? Gerçekten düşündüğümüz kadar kötü mü bu? Yoksa şu meşhur sözdeki gibi yaşamın tersinin düzünden daha iyi olma ihtimali var mı?

Ortada duran son lokmayı yediniz diye kimse sizden vazgeçmeyecek. Aidatı gününden önce ödediğinizde site yönetimi size onur nişanı vermeyecek. ‘Hayır’ dediğinizde çoğu insan rahatsız olacak ama sınırınıza saygı duymayı öğrenecek. Ve işte bu noktadan sonraki istikrar ruhunuza iyi gelecek.


















