Sayın İşverenler,
İşte size plaza insanlarından bir açık mektup. Her sabah kart basıp girdiğimiz görkemli plaza koridorlarında, içimiz kan ağlasa da vasat gündelik sohbetleri ve güler yüzü sizden esirgemeyen çalışanlarınızdan bir hatırlatma…
Bilgisayarlarımızın başına oturduğumuzda ekrandan bir çift göz bize bakıyor bugünlerde. Yıkıntıların arasında, toz toprak içinde kalmış bir yüzde parlayan bir çift göz, “Ne yapıyorsun?” diyor. “Ben burada nefessiz kalmak üzereyken ne yapıyorsun?” Tam cevap vermeye hazırlanıyoruz ki bir e-mail geliyor. Hazırlamamız gereken bir excel belgesi vardı, onun durumunu soruyorsunuz. Müşteriye göndermemiz gereken listeyi gönderdik mi? Hala cevap yok mu? Size cevap yazmaya çalışıyoruz ama demin bahsettiğimiz o yüz vardı ya. Hah işte onun gözü üzerimizde. Ne diyelim şimdi? Ne cevap verelim? Ya da hanginize cevap verelim? Nefes alamıyoruz Sayın İşveren.

Belki kalbimizdeki ağırlık hafifler ümidiyle Instagram’da gördüğümüz IBAN numarasına yardım yapıyoruz. Hem de hatrı sayılır bir bağış. Peki o ağırlık niye geçmiyor? Geceleri neden dişlerimizi sıkarak uyuyoruz hala? Bir fotoğraf vardı mesela… Bir baba, kaybettiği kızının elini tutuyordu yıkıntıların arasında. Ağlamıyordu, isyan etmiyordu, büyük bir ciddiyet ve ağırlıkla duruyordu. Sıkı sıkı tutuyordu o eli. Gitmesine izin vermemek için. O fotoğrafı gördünüz mü mesela? Son e-mail’inizi onu gördükten sonra mı attınız, önce mi? Karnımız ağrıyor. “Dünya ağrısı” diyorlarmış buna. Biz “Dünya bulantısı” demeyi tercih ediyoruz. Tüm bunlar olurken ben son e-mailinize nasıl cevap vereceğimi bilemiyorum Sayın İşveren.

“Arkadaşlar gündem çok üzücü ama dağılmamamız lazım.” dediniz ya geçen günkü toplantıda. Size dönüp “Koca bir ülke dağılmışken biz dağılmışız çok mu?” diyemedik. Söyleyemediğimiz başka şeyler de oldu. Öfkeyi, çaresizliği, bıkkınlığı bir kolyeye boncuk dizer gibi yan yana dizdiğimizi söyleyemedik. Anasız babasız kalan bir çocuğun elini tutup birlikte susmak varken ilk çeyrek hedeflerimiz boğamıza takıldı. Nasıl olabiliyor? Nasıl her şeye rağmen yürüyebiliyor bu rutin? Sizin ensenizde kimler boza pişiriyor? “Durdurun dünyayı, inecek var!” diyemiyor muyuz hiçbirimiz? Bu gidiş, bir gidiş değil olsa olsa düşüş. Bunu diyemiyor muyuz?

Sayın İşveren şimdi biz yıllık iznimizi alıp deprem bölgesine gitsek neye yararız? İşe yarar insan olmayı size yılda kaç lira kazandırdığımız üzerinden hesaplarken ilk yardım, arama-kurtarma becerisi edinmeyi unutmuşuz. İyi özgeçmişe sahip olmayı bitirdiğimiz okullar üzerine kurmayı öğrenmişken hiçbir yaraya merhem olamıyoruz. Mesela ne aşçılık geliyor elimizden, ne elektrikçilik. Koli yapalım diye gittiğimiz yardım toplama alanında bile “zaten çok kalabalık, yardıma ihtiyaç yok.” cevabını alıyoruz. Biz neye yararız be Sayın İşveren? Sizinle toplantılara girip, excel belgelerinde formül yazmaya mı geldik bu dünyaya? Anlamımız bu mu? Bir hayata dokunma becerimiz bu kadar mı? Oysa sıkı sıkı sarılıp, hüngür hüngür ağlayasımız var enkazdan iki gün önce çıkarılmış Huriye Teyze’ye.

Geçen gün efkarlanıp iki kadeh içelim dedik mesela o bile boğazımıza takıldı. Anlıyor musunuz? Onu bile şöyle iki gözü iki çeşme, salya sümük ağlayarak yapamadık. Kasıldık kaldık. Efendi efendi yorumlar yaptık, “Sorun sistem sorunu abi. İşin temeline inmek lazım.” Falan filan. Sanki bir faydası olacakmış gibi. Olmadı tabii.
Bir de havalı tabirler paylaşıyor psikologlar. “İkincil travma” diyorlarmış yaşadığımıza. Herkes hayata nasıl döneceğimize dair önerilerde bulunuyor. Bunlardan da utanıyoruz. Terapiyi de bıraktık Sayın İşveren çünkü ölümün olduğu yerde daha ciddi ne olabilir ki?**

Üşümek istiyoruz. Plazalarınızın sıcağından utanıyoruz. Tasarım mobilyalarınızdan, dönen koltuklarınızda oturmaktan, “öğlen ne yesek?” diye sormaktan. Utanıyoruz. Deprem bölgesine yüklü bir bağış yaptınız geçen gün. Umutlandık. Derken LinkedIn’de gördük sayın işveren, meğer bizim rakip bağışladı diye açmışsınız kesenin ağzını. Ne diyelim? Yine de bir kişi bile sıcak bir yemeğe, kalacak yere kavuştuysa ne mutlu ama keşke gerçekten istediğiniz için yapsaydınız. Varoluşunuz, varoluşumuz bir işe yarasın diye mesela.

Çok korkuyoruz. Deprem çantaları yapıyoruz. Hesaplıyoruz. Bizim odadan oğlanın odasına koşmak kaç saniye? Derken sabah telefonun alarmıyla kalkıp ofise geliyoruz. Toplantı yapıyoruz. Öğle yemeği yiyoruz. Bu ortamda da satış yapmanın formüllerini arıyoruz. Şirketimiz bu zor günleri bile aşacak. İnanıyoruz. Olacak iş değil, biliyorum. Ama oluyor işte. “Travmada değilmiş gibi çek kanka!” diyoruz hep beraber.
Sizin zamanınız değerlidir şimdi Sayın İşveren, uzatmayalım. Özetle hüzün nedeniyle kapalıyız!
Kaynakça:
* Hüzün Nedeniyle Kapalıyız, Kostas Mourselas’ın kitabının adı.
** Genellikle 6.45 Yayınları kitaplarının son sayfasında yazan cümle.

















